Çok değil, birkaç yıl önce pandemiyle yüz yüze geldik ve birçok kişi “Hayat kendini yıpratacak kadar uzun değişmiş.” diyerek daha az çalışmaya yönelik kararlar aldı. Bunun hemen arkasından, yüksek faizler karşılığında çalışmadan çok kazanan insanlar paralarını giyim kuşam yerine yeme içmeye harcamaya başladı. Restoran sayılarında büyük bir patlama yaşandı.
Bir taraftan dolar ve avro tarihi rekorlar kırarak sürekli yükselirken, bir kriz beklentisi; kendini sürekli dolu olan restoranların yarattığı algıya kaptırdı. Nasıl oluyordu da bu restoranlar sürekli zam yapıyor ama müşteri azalmıyordu? Bu durum büyümeyi tetikledikçe tetikledi.
Üzerine bir de paket servis şirketlerinin hızla büyümesi eklendi. Personel bulamayan bu şirketler, rotayı restoran personeline çevirip bol maaş vaatleriyle işe alımlara başladı. Sonuçta elimizde; yüksek fiyatlı, az personelli, kötü servisli ve yükselen maliyetler nedeniyle kârsız restoranlarla dolu bir sektör oluştu.
Bu arada daha ucuz kafeler mantar gibi çoğalmaya başladı. Kafe işindeki yüksek kârlılık algısı, azalan talep ve yükselen maliyetler nedeniyle batma noktasına gelen tekstilcileri de bu alana yöneltti ve kafe tarafında ciddi bir patlama yaşandı.
Buraya kadar gelen “iyi günler”, geçtiğimiz yaz başında yönünü negatife çevirdi. Tekstil firmalarının kapanması ya da üretimlerini başka ülkelere taşımaya başlamasıyla birlikte tablo değişti. Önce maliyetlerle savaşan restoranların yüksek fiyatları nedeniyle müşteri sayısı azaldı; şimdi de işletmecilik bilgisi olmayan kafe yatırımcılarının girdiği yüksek kiralar yüzünden kafe krizleri kapıya dayandı.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda; markalaşmaya değil finansal büyümeye yönelen yatırımcılar tek tek çekilecek ve geriye yine ömrünü bu sektöre vermiş profesyoneller kalacak. Oysa geçtiğimiz yıllarda ne konuşuyorduk? Türk mutfağının modernleşmesini, profesyonel ellerle dünyaya yayılmasını, Japonya ve İtalya gibi dünya devleriyle birlikte pazardan pay almasını ve ülke ekonomisine, tanıtımına katkı sunmasını…
Yaşadığımız ve yaşayacağımız krizler gösteriyor ki; markalaşmadan, dünyaya açılmadan, profesyonel hareket etmeden sürekli bir çıkıp bir ineceğiz. Peki önümüzdeki yıllarda yatırımcılar ve CEO’lar ne yapmalı? İnsanı dışlamadan, yapay zekâyı stratejik ortak hâline getiren, veriyi yöneten ve kültürel dönüşümü başlatan şirketler kazanacak.
Sonuç olarak 2026, “önce yapay zekâ” yaklaşımının sınırlarına gelindiği; gerçek değerin insan ile yapay zekânın birlikte çalıştığı yeni bir dönemin başladığı yıl olacak. Başarıya ulaşan şirketler, insanı süreçten çıkarmak yerine yapay zekâyı güçlü bir stratejik ortak olarak konumlayan, veriyi etkin biçimde yöneten ve bu dönüşümü kurumsal kültüre yansıtabilen yapılar olacak.
Bunları yapmayanlar, kaçan trene el sallamadan önce tekrar düşünmeli ve önümüzdeki beş yıla hazırlanmalı. Tüm ümidimiz Türk mutfağının bizi ayağa kaldırması üzerine. Önümüzdeki yıllarda, yurt dışında birçok ülkede lezzetli sofralarda buluşup üzerine Türk kahvesi içerken bir araya gelme hayaliyle yolumuz açık olsun.