Ara
Genel

COVID-19 SALGININ İŞYERİ KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİLERİNİN HUKUKİ DEĞERLENDİRİLMESİ, İŞYERİ KİRA BEDELLERİNİN ÖDENMESİNE ETKİSİ VE KİRA UYARLAMA DAVALARI

16 Nisan 2020 — Yazar: Barış Kaşka

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs salgını tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir şekilde yayıldı. Yeni tip Covid-19 olarak isimlendirilen virüsün ülkemizde yayılması ile birlikte hükümet idari genelgeler yayınlayarak virüs salgınının yayılmasını önlemek amacıyla tedbirler almaya başladı. Bu tedbirlerden ilki 16.03.2020 tarihli İçişleri Bakanlığı tarafından bazı işyerlerinin geçici süreyle kapatılmasına ilişkindir. Böylece toplam 149.382 işyeri faaliyetine ara vermiştir. Akabinde koronavirüs tedbirleri konulu ek bir genelge ile berber, kuaför, güzellik merkezlerinin faaliyetleri de durdurulmuş işyeri faaliyetlerine ara veren işyerlerinin sayısı artmıştır.

22.03.2020 tarihinde ise 2279 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla İcra ve İflas Takiplerinin durdurulması hakkında karar yürürlüğe girmiştir. Böylece 2004 sayılı İİK’nın 330.maddesi uyarınca kararın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30.04.2020 tarihine kadar nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takiplerinin durdurulmasına ve bu çerçevede taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına karar verilmiştir. Ardından 26.03.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7226 sayılı Kanun’un Geçici 2. Maddesi ile 01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmayacağı hükme bağlanmıştır. Gerek Cumhurbaşkanlığı kararı ile gerek ise İçişleri Bakanlığı’nın genelgeleri ile alınan tedbirler karşısında Covid- 19 salgının özellikle kira sözleşmeleri bakımından değerlendirilmesi zorunlu kılmakta; özellikle kira bedellerinin ödenip ödenmeyeceği ve 30.06.2020 tarihinden sonra kira bedelleri hususunda bir uyarlama yapılıp yapılamayacağı hususlarına ilişkin soruları da beraberinde getirmektedir. Aşağıda Covid-19 salgının işyeri kira sözleşmelerine etkilerinin hukuki değerlendirilmesi, işyeri kira bedellerinin ödenmesine etkisi ve kira uyarlama davaları idarece alınan tedbirler ve düzenlemeler kapsamında değerlendirilecektir. Dikkatinize sunarız. 1.COVID-19 SALGININ İŞYERİ KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİLERİNİN HUKUKİ DEĞERLENDİRİLMESİ Sözleşme, yapıldığı andaki koşulları yansıtan bir fotoğraf gibidir ancak sözleşmenin temelini teşkil eden koşullar sürekli bir değişim halinde olduğu için bu değişim sürecinde “taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi beklenmeyen olağanüstü” (TBK 138) durumlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda borçludan sözleşmeye uygun olarak borcunu aynen yerine getirmesini istemek, dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Hakim, dürüstlük kuralları gereğince sözleşmeyi yeni şartlara uydurmak için değiştirebilmeli ya da gerekiyorsa feshedebilmelidir. Sözleşmeyi yeni şartlara uyarlamak yahut feshetmek sözleşmenin alacaklısı üzerinde ağır sonuçlar doğurabileceğinden meydana gelen değişiklik hem objektif genel nitelikte hem de dürüst ve namuslu bir kimse için edimini yerine getirmeyi imkansız kılacak derecede önemli olmalıdır. İşte böylesi durumlarda hakimin sözleşmeyi yeniden gözden geçirerek sözleşmeden doğan yükümlülükleri yeni hal ve şartlara uydurmasını kabul eden teoriye ‘Emprevizyon’ diyoruz. Yargıtay birçok kararında bu teoriye atıf yaparken bu teorinin evrensel bir hukuk ilkesi olduğunun da altını çizmiştir.(Yargıtay 21HD,2018/4197E,2019/5879K).Yargıtay emprevizyon nedeniyle sözleşmenin uyarlanabilmesi için üç ana kriter getirmiştir. Bunlar; öngörülemez bir dış olayın mutlak varlığının oluşması, sözleşme ekonomisinin bozulması ve objektif olarak katlanılması beklenebilecek rizikonun aşılmasının gerekliliğidir. Öngörülemez dış olay kusura dayanmayan süjenin dışında öngörülemez bir olay olmalıdır. Sözleşme ekonomisinin bozulmasında ise henüz ifa edilmeyen edim karşı edim arasındaki ilişkilerde bozulma olmalıdır. Üçüncü kriterde ise; emprevizyon teorisini ileri süren tarafın üstlenmesi gereken azami rizikonun belirlenmesi gerekir. Şayet riziko aşılmışsa, hakim sözleşmeye müdahale edebilecektir. İşlem temelinin çökmesi teorisi daha çok Alman Hukukunda emprevizyonun karşılığı olarak kullanıldığı için Yargıtay, birçok kararında bu teoriye de emprevizyonla birlikte atıf yapmıştır. Bu noktada çok karıştırılan bir hususu açıklamak gerekir. Geçici süre de olsa imkansızlık derecesindeki hadiseler mücbir sebep (force majeure) olarak nitelendirilirken, imkansızlık derecesine varmayan haller emprevizyon olarak isimlendirilmektedir. Aşırı ifa güçlüğünü oluşturan hallerin varlığı durumunda borcun yerine getirilmesi imkansızlaşmış olarak kabul edilmemekte ve sözleşme değişen şartlara uyarlanmaktadır. Mücbir sebep teşkil eden bir durumun varlığı halinde ise imkansızlık durumu ortaya çıkmakta ve borçlu borcundan kurtulmaktadır. Bu durumda ticari hayatın güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye sokacağından borcun yerine getirilmesinin imkansız kıldığı iddia edilen bir olayın mücbir sebep olarak kabul edilebilmesinin istisnai nitelik taşıması asıl ve doğaldır. Bu nedenle mahkeme böyle bir iddia halinde ifa engelinin varlığını, ifa engeli teşkil eden olayın borçlunun kontrolü dışında ortaya çıkıp çıkmadığını, engelin öngörülmezliğini, engelin kaçınılmazlığını, uygun illiyet bağını ve ihbar mükellefiyetinin gerçekleşip gerçekleşmediğini her olayda titizlikle ayrı ayrı inceleyecektir. Türk Hukukunda sözleşmenin ayakta kalması prensibinin katı bir şekilde uygulandığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla Covid-19 salgını nedeniyle sürekli bir borç ilişkisinde borcun yerine getirilmesinin imkansız olacağının mücbir sebep mi teşkil edeceği yahut aşırı ifa güçlüğünden kaynaklanan emprevizyon mu olarak kabul edilebileceği somut olaydan olaya değişebileceği gibi bunun tespitinde dürüstlük kuralı da rol oynayacaktır. Ancak mücbir sebebin şartlarının yerine gelmediğinin görüldüğü durumlarda emprevizyonun şartlarının oluşup oluşmadığı hakim tarafından araştırılmalıdır.“Aşırı İfa Güçlüğü” başlıklı TBK 138. maddesinde, “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu kapsamda emprevizyon teorisi de yasal dayanağını TBK 138.maddeden almaktadır. Bu açıklamalar ışığında Covid-19 salgının öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum olduğunun kabulü gerekir. Böylece Yargıtay’ın kararlarında yer verdiği ilk önemli kıstas emprevizyon için bulunmaktadır. Diğer iki kriterin de oluşup oluşmadığı özellikle katlanılması gereken rizikonun aşılıp aşılmadığına göre her somut olayda farklılık gösterecektir. Bu noktada diğer karıştırılan bir hususu dile getirmek yerinde olacaktır. Haklı sebeple fesihte sebebin belirli tek bir hukuki sonucu vardır; o da sözleşmenin feshidir. Sözleşme ilişkisi kendisi için çekilmez hale gelen taraf, haklı sebebe dayanarak tek taraflı fesih beyanı ile sözleşmeyi feshedebilir ancak emprevizyonda ise hukuki sonuç sözleşmenin feshi veya sözleşmenin uyarlanmasıdır. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta ise emprevizyonda feshin son çare olmasıdır. Böylece değişen koşullar açısından taraflar anlaşamazlarsa değişen koşullar nedeniyle uyarlama isteyen taraf hakimin kapısını çalacaktır. Karşılıklı borç doğuran ve süreklilik arz eden sözleşmelerden biri olan kira sözleşmeleri için de yaptığımız bu açıklamalar geçerli olacak,Covid-19 salgını nedeniyle tarafların öncelikle hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda sözleşmeyi ayakta tutmak gayreti ile yeni koşullara uyarlamayı öncelikle ele almaları, bu olmuyor ise son çare olarak sözleşmeyi feshetmeleri yahut makalemizde belirttiğimiz gibi hakime başvurmaları sözleşme adaleti açısından da daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Açıkladığımız bu bilgiler ışığında kira uyarlama davalarına ilişkin açıklamalarımızı da aşağıda bulabilirsiniz. 2.COVID-19 SALGININ İŞYERİ KİRA BEDELLERİNİN ÖDENMESİNE ETKİSİ 7226 sayılı kanunun geçici madde 2 gereğince “01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.” şeklinde hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme işyeri ayrımı yapılmaksızın tüm işyeri kira bedelleri açısından uygulama alanı bulacak iken diğer kira sözleşmelerinde (örneğin konut kira sözleşmesi ) uygulama alanına sahip değildir. Burada belirtmekte fayda görüyoruz ki, 7226 sayılı yasa ile getirilen düzenleme kiracının, kira bedellerini ödemede temerrüde düşmesi halinde kira sözleşmesinin fesih ve tahliye sebebi olmayacağına ilişkin bir düzenlemedir. Dolayısıyla kiracının asli borcu olan kira bedellerini ödeme borcu aslında devam etmektedir. Kiracının temerrüdü başlığı altında düzenlenen Türk Borçlar Kanunu’nun 315.maddesine göre kiracı, kiralanın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini ödeme borcunu ifa etmez ise, kiraya verene kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu süre sonunda ödeme borcunu ifa etmez ise sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Bu süre en az 10 gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında en az 30 gündür. Örneğin kiraya veren işyerini kiraya vermiş ve kiracısı belirlenen süre içinde kira bedelini ödememiş ise kiraya veren en az 30 gün kiracısına kira bedelini ödemesi için süre vermelidir. Verilen sürenin sonunda kiracı tarafından kira bedeli ödenmez ise kira sözleşmesi feshedilebilinir.Covid-19 salgını döneminde ise bu düzenleme uygulama alanı bulamayacaktır. Zira 7226 sayılı kanunun geçici madde 2 hükmü gereğince 01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi mümkün değildir. Ancak yeni bir düzenleme ile bu sürelerin uzatılmaması halinde, 30.06.2020 tarihinden sonra kiraya verenin 315.maddesi uyarınca kiracısından kira bedelini isteme hakkı saklıdır.Diğer yandan 7226 sayılı kanunun geçici madde 2 hükmünün getirdiği başka yeni bir düzenleme 01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin tahliye sebebi oluşturamayacağıdır. Borçlar Kanunu’nun 352.maddesinin ikinci fıkrası kiracının, kira bedelini ödememesi halinde kiraya verenin tahliye hakkını kullanabileceğine dair bir düzenlemedir. Buna göre kiracı,  1 yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde;  1 yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilir. Ancak kanaatimizce, 7226 sayılı kanun ile düzenlenen hüküm uyarınca 01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi halinde bu sürelerde yapılan ihtarlar, haklı ihtar olarak kabul edilmeyecek ve kiraya veren “iki haklı ihtar” sebebiyle tahliye davası açma imkanına sahip olmayacaktır. Ancak yine belirtmek gerekir ki, yeni bir düzenleme ile bu sürelerin uzatılmaması halinde, 30.06.2020 tarihinden sonra kiraya verenin 352/2 hükmü uyarınca ihtar göndererek; iki haklı ihtardan sonra tahliye davası açma hakkı saklıdır.İşyeri kiralarında, 7226 sayılı kanun ile belirlenen süreler içerisinde kira bedellerinin ödenmemesi durumu işyeri kira sözleşmesinin feshini ve tahliye sebebini oluşturmuyor iken, aslında kiracının asli borcu olan kira bedelini ödeme borcunun devam ettiğini belirtmiştik. Dolayısıyla kiraya veren kira bedeli alacaklısı olmaya devam etmektedir. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi 2279 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararıyla İcra ve İflas Takiplerinin durdurulması hakkında karar yürürlüğe girmiş; böylece 2004 sayılı İİK’nın 330.maddesi uyarınca kararın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30.04.2020 tarihine kadar nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takiplerinin durdurulmasına ve bu çerçevede taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına karar verilmiştir. Bu kapsamda 30.04.2020 tarihinden sonra(bu süre uzatılmaz ise) kiraya verenin takip yoluna gitmemesi için herhangi bir engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla 7226 sayılı kanun ile getirilen işyeri kira sözleşmelerine ilişkin düzenlemenin fesih ve tahliye maddeleri ile ilgili bir düzenleme olduğu, kira ödeme borcunun devam ettiğinin altını çizmekte fayda görüyoruz. 3.COVID-19 SALGINI KAPSAMINDA KİRA UYARLAMA DAVALARI Sözleşme hukukunda benimsenen temel ilke sözleşme serbestisidir. Buna göre taraflar sözleşmenin içeriğini emredici hükümlere aykırı olmamak şartıyla özgürce belirleyebilirler.(TBK md.26) Aynı şekilde hukukumuzda kabul gören başka bir ilke de ahde vefa-pacta sun servanda-sözleşmeye bağlılık ilkesidir.Bu ilkeye göre de taraflar sözleşme kurulduktan sonra ortaya çıkan engellere ve zorluklara rağmen üstlerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeleri beklenmektedir. Zira bu ilke dürüstlük kuralının da bir gereğidir. Ancak sözleşmenin yapıldığı esnada karşılıklı edimler arasındaki denge sonradan koşulların olağanüstü değişmesiyle taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. Örneğin savaş, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon, devalüasyon, salgın gibi olağanüstü durumlar sözleşmedeki dengeleri bozabilir. Bu gibi durumlarda tarafların sözleşmeye sıkı sıkıya bağlı kalmalarını beklemek hakkaniyet ve dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Böyle durumlarda sözleşmenin değişen koşullara uyarlamasını sağlamak ve uyarlama davaları gündeme gelecektir.Uyarlama davalarının açık bir düzenlemesi bulunmamakla beraber Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında uyarlama davalarının temelini Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesinde yer alan “Aşırı İfa Güçlüğü” başlığı altında düzenlenen hükümden aldığını görmekteyiz. Buna göre “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” Ayrıca bu madde hükmü “yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir. İlgili maddenin gerekçesinde de “Bu yeni düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, "işlem temelinin çökmesi"ne ilişkindir. İmkânsızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, Türk Medenî Kanunu'nun 2. maddesinde öngörülen dürüstlük kurallarıdır. Nitekim Yargıtay 3.Hukuk Dairesi’nin 2017/14562 E. 2019/9074 K.sayılı kararında da açıkça “...Türk hukukunda da öteden beri Medeni Kanunun 2 ve 4. maddesinden de esinlenilerek, hem Clausula Rebus Sic Stantibus ilkesi, hem de İşlem Temelinin Çökmesi Kuramı uygulanmak suretiyle, uyarlanma davalarının görülebilir olduğu benimsenmiştir....” şeklinde açıkça belirtilmiştir. Ancak, sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması ya da dönme hakkının kullanılması, dört koşulun birlikte gerçekleşmesine bağlıdır.  Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır.  Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır.  Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Uyarlamanın bütün koşulları gerçekleşmişse borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebilir. Bunun mümkün olmaması hâlinde borçlu, sözleşmeden dönebilir; sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak, fesih hakkını kullanır. Görüldüğü üzere TBK madde 138 uyarlama davalarının yasa maddesi haline gelmiştir. Buradan bahisle kira bedelinin değişen koşullara göre uyarlanması talep edilebilinir. Covid-19 salgının da taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durumdur. Bununla birlikte uyarlamanın bütün koşullarının Covid-19 salgını için de oluştuğunu söylemek doğru olacaktır. Kira bedelinin uyarlanması hakkında dava tarihinden ileriye doğru geçerli olacak şekilde karar verilmektedir. (Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 2001/1979 E. 2001/2831 K.sayılı kararı) Dolayısıyla dava tarihinden önceki kira bedelleri için uyarlama talep edilmeyecektir. Diğer yandan belirtmek isteriz ki kira sözleşmelerinde uyarlama davaları özellikle kira bedeline ilişkin uyarlamamalar uzun süreli sözleşmeler için geçerlidir. Kısa süreli kira sözleşmeleri için uyarlama talep edilemeyecektir. Yerleşmiş içtihat kararları bu hususta ışık tutar niteliktedir. Örneğin Yargıtay 13.Hukuk Dairesi’nin 2012/16767 E. 2012/21930 K. Sayılı kararında “..Taraflar arasındaki sözleşme bir yıllık sözleşmedir ve sözleşme birer yıl uzamaktadır. Uzun süreli sözleşme değildir. Uyarlama davaları ancak uzun süreli sözleşmeler için sözkonusu olabilir. Kısa süreli sözleşmeler için uyarlama istenemez.” denilmek suretiyle kısa süreli sözleşmeler için uyarlama istenemeyeceği açıkça vurgulanmıştır. Yine Yargıtay 3.Hukuk Dairesi’nin 2017/11017 E. 2019/5666 K. sayılı yeni tarihli Yargıtay kararında “uzun süreli kira sözleşmelerinde edimler arasındaki dengenin aşırı bozulması ve sözleşmenin taraflar açısından çekilmez hale gelmesi durumunda kira parasının günün ekonomik koşullarına uyarlanması için her zaman “ uyarlama “ davası açılabilir.” denilmek suretiyle uyarlama davalarının uzun süreli kira sözleşmeleri içerisinde geçerli olacağı açıkça belirtilmiştir.Yapılan açıklamalar ışığında Covid-19 salgının olağanüstü ve önceden öngörülemeyen bir değişiklik kapsamında sayılacağını düşünmekteyiz. Ancak salgın ile ilgili çok dinamik bir süreçten geçtiğimizi her somut olayın farklılık gösterebileceğini de belirtmek isteriz. Yukarıdaki açıklamalarımız kapsamında uyarlama davanın şartları oluşmuş ise hakimin sözleşme koşullarına bakarak olağanüstü değişikliğe neden olan Covid-19 salgın dönemi koşullarını birlikte değerlendirerek, tarafların amacına, dürüstlük ve iyiniyet kurallarına göre hakkaniyetli bir şekilde karar vererek kira bedelinde uygun bir miktar belirleyebilecektir.
covid-19 kira kira sözleşmesi korona