Türkiye perakendesinde pay kapmak hiç de kolay değil

Dövizdeki sürekli artış sahte ürün gerçeğini hayatımıza sokmaktadır.

Değerli okuyucularımız 2021 yılının bu ilk sayısında daha önceki yazdığım yazılarımda değindiğim konulardan biraz daha farklı bir konuya değinmek istiyorum. Önceki yazılarımda bir Türk markalarının yurtdışına nasıl açılabileceğinden, izlenecek yollardan ve alternatif çözümlere değinirken, bu sayıda Türkiye’ye yurt dışından marka getirmek isteyen yatırımcılara yönelik bazı konulara değinmek istiyorum.

Türkiye birçok yabancı marka için gerek nüfus yoğunluğu gerek genç nüfusunun yüksek olması gerekse perakende kültürü ve imkanları ile dünya ortalamasının çok üstünde olmasından dolayı çok çekici bir ülke. Birçok yabancı marka ülkemiz pazarından nasıl pay alırız diye araştırma yaparken öncelikle gümrük vergilerinin yüksek olması ve rekabetteki zorlu mücadeleyi görüp girmekten vaz geçiyor. Üstüne üstlük döviz kurundaki sürekli yukarı harekette tamamen ellerini kollarını bağlıyor. O yüzden yurt dışından marka getirmek isteyen kişilere tavsiyem çok ince eleyip sık dokumaları pazardaki ihtiyaca uygun bir yatırım yapmaları şeklinde olacaktır. Yatırım yaptığını ürün piyasada ayrışmalı ve kendi özgün yapısı ile ön plana çıkmalı. Pazarda ikamesi olan bir yatırımın bu koşullarda devamlılığını sağlamak oldukça zor olacaktır.

Dövizdeki sürekli artış ve gümrük vergi oranlarından kaynaklanan sabit giderler fiyatları arttırıp yerel rakipler ile mücadele edemeyecek duruma getirirken, ülkemiz gibi alım gücü sınırlı pazarlarda başarısızlık yaratmaktadır. Bu durum sahte ürün gerçeğini hayatımıza sokmaktadır. Son yıllarda sahte ürün pazarda çok da yaygın hale gelmektedir.

Ülkemizde yerli markalarımız ile beraber birçok yabancı marka da mevcut özellikle son 20 senede büyüyen perakende sektörü ile birçok yabancı tekstil ve ayakkabı markası da bazıları doğrudan bazları franchise ile ülkemizde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Markalar ülkelere doğrudan ve ya dolaylı girdikleri anda itibaren Sınai Mülkiyet Kanunu ile korunmaktadırlar.

Türkiye’nin sınai mülkiyet kavramları ile tanışıklığı 19. yüzyılın başlarına kadar uzansa da sınai mülkiyet detayları ve tüm kurumları ve mevzuatı ile birlikte hayatımıza girmesi 20. yüzyılın sonuna denk gelmektedir. 1871 yazılan Alamet-i Farika Nizamnamesi Osmanlı Devleti’nin ilk marka kanunudur. Ardından, 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu iki hukuki düzenlemeyle ülkede sınai mülkiyetin temellerinin atılmasının yanı sıra Osmanlı Devleti de bu alanda düzenleme yapan ilk ülkelerden birisi olmuştur. Bu süreçte 1925 yılında Paris Sözleşmesine taraf oluş, 1965 tarihli Marka Kanunun yürürlüğe girmesi ve 1976 tarihli Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) Kuruluş Anlaşması’na katılım günümüze ulaşan sınai mülkiyet alanında atılan önemli adımlar olmuştur. Uzun yıllardır devam eden beklentinin ve yürütülen yoğun bir çalışmanın neticesinde 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu, getirdiği yeniliklerle birlikte hukuk dünyamızdaki yerini almıştır.

Bu kadar tarihsel geçmişi olan ve iyi hazırlanmış bir yasamız olmasına ve kağıt üzerinde çok iyi tasarlanmış olmasına rağmen, uygulamada caydırıcı değildir. Sahte ürün üreten, satan ve alan kişiler aslında yasa gereği suç işlemelerine rağmen uygulanan cezalar tekrar etmemelerini sağlamamaktadır.

Bütün bu zorluklar ile beraber artan maliyetleri düşünürsek, yurt dışından bir markaya yatırım yapmak için sizin ve markanızın uyumu dışında getireceğiniz markanın SWOT analizini çok iyi yapmanızı öneririm.