Marka, Hukuk Devleti sever

Kuzey Kore’den, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden, Çin Halk Cumhuriyeti’nden (son bir kaç yıl hariç), Suudi Arabistan’dan, Küba’dan dünya markaları çıkmadığı gibi markalaşmanın o ülkenin ekonomisinin büyük veya güçlü olmasıyla da ilgisi yoktur.

Ayrıca markalaşma, modacı, tasarımcı, yazar, yönetmen, oyuncu, müzisyen, ressam, sanatçı gibi “yaratıcı” kesimin o ülke veya kentle olan yakın ilişkisine de çok bağlıdır, onlar nerede olurlarsa oranın ekonomisi katma değerli büyür ve çok hızlı markalaşır ama yaratıcı kesim, mesleğini icra ederken özgür olmak istediğinden dolayı Milano, Paris, New York, Berlin, Stockholm, Londra veya Tokyo’dan ayrılmaz ancak buralardaki rahatlığını keşfettiği yeni destinasyonlarda bulursa o zaman oraya yönelir.

Analarımız çocuklarına “oğlum mühendis ol, doktor ol,” deyip dursunlar, gelişmiş ülkeler felsefe, hukuk, sosyoloji gibi fikir üreten, liderler yaratan bilimlere önem verirler çünkü özgürlük savaşçısı idealistler genelde bu alanlarda yeşerip hayat bulurlar.

Markanın özgürlükle dansından biraz söz ettikten sonra gelelim benim hukuka olan ilgime…

Hukuk bilimini çok sevdiğimden olsa gerek 2004 yılında Bilgi Üniversitesi’nde tezsiz hukuk yüksek lisansı yaptığımda aslında akademik bir hedefim yoktu. Bilgi’de “AB Hukuku”, “Anayasa Hukuku”, “Hukuk ve Sosyoloji”, “İnsan Hakları ve Demokrasi”, “İnsan Hakları Aktivizmi”, “Copenhagen Kriterleri” gibi dersler aldığımda beni görmeliydiniz, sanki çölde yolunu kaybedip sonra bir vaha bulmuş biri gibi ağzım kulaklarımda, hayran hayran derslere katılıyor ve hocalarımla ahbaplıklar kuruyordum. Hepsi çok saygın, imrenilecek yeteneklerdi; “Copenhagen Kriterleri ve Türkiye” dersini Prof. Işıl Karakaş vermişti daha sonra kendisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ülkemizi temsil eden bir hakim oldu. Prof. Ferhat Kentel’den “Hukuk ve Sosyoloji” dersini almam ise sosyolojiyi bir kez daha sevmeme neden olmuştu. Katılımcı demokrasi ne anlama gelir, Anayasa nedir, Hukuk Devleti’nin olmazsa olmaz ilkeleri nelerdir? Gibi konuları da “Anayasa Hukuku” dersinde Prof. Serap Yazıcı Hocamızdan almıştık.

 

Yüksek Lisans okumak için ABD’de iken Boston’da yaşadığım süre içerisinde de Boston Üniversitesi kütüphanesine kapanıp, dünya anayasalarını okurken; anayasa yazmanın incelikleri, Amerikan özgürlük bildirgesi ve federallerin makaleleri (federalists papers) gibi başlıklar üzerinde yoğunlaştığım konular olmuştu hatta bu ilgimden dolayı MIT Sloan’da seçmeli olarak American Politics dersi bile almıştım ve Hocamız Prof. Stephan Ansolabeher, Başkent WDC’deki önemli Think Tank’lerin (politika yapmayan ama politikalar üreten düşünce kuruluşları, sivil toplum örgütleri) yöneticilerinden benim için randevular almıştı, böylece “American Enterprise Institute for Public Policy Research”, “The Brookings Institution”, “Council on Foreign Relations”, “CSIS” ve birkaç da “Lobbying” şirketini tek tek gidip ziyaret ettim.

Ayrıca hukuka olan merakım, 1994’ten bu yana kendisine danıştığım, bana yol gösteren saygı değer hukuk profesörü Hocam Duygun Yarsuvat’a olan hayranlığımla paralel olarak arttı. Duygun Hoca; hak, suç ve ceza, Roma Hukuku, Hukuk Devleti gibi hukukun temel prensiplerini bana aşılardı hep sohbetlerimizde.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım hukuk ve adalet sevgim sayesinde kulağıma küpe olan temel fikirlerin önemlilerini kısaca burada sıralamak isterim;

  • Jan Jak Russo’nun dediği gibi; “Anayasa, yönetenlerle yönetilenler arasında imzalanan bir sözleşmedir.” Kanun değildir aksine temel hak ilkelerini belirleyen önemli bir anlaşmadır.
  • İdeal bir anayasanın var olması yeterli değildir, anayasaya uygun kanunlar, kanunların belirlediği çerçevede yönetmeliklerin de yürürlükte olması ve uygulanması gerekir. Mutlu bir evlilik için gelinliğin en meşhur modacı tarafından dikilmiş olmasının yeterli olmaması gibi…
  • Hukuk devletinin oluşması için, hukuk sisteminin de işlemesi gerekir. Sistemi ayakta tutan sac ayakları; kısa sürede sonuçlanan davalar, zaman aşımına uğrayıp buharlaşmayan dosyalar ve kendilerini “hukuk savaşı veren kahramanlar” gören hakim, savcı ve avukatlardır.

Anayasa, yönetenlerle yönetilenler arasında imzalanan bir sözleşme olduğu için o ülkede yaşayanların özgür olup olmama kararının ilk verildiği “kor kuark” gibidir. Anayasa deyince aklımıza yalnızca; “Parlamenter sistem mi, yoksa başkanlık sistemi mi?” veya “Anayasa yalnızca beni korusun gerisi önemli değildir,” gelmemelidir. Anayasa, en başta “ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğü” gibi bireysel özgürlükleri sağlamalı ve korumalıdır. Bizler pazarlamaya, markalaşmaya gönül vermiş insanlarız ve siyaset yapmayız ama hukuk devleti katılımcı demokrasinin tıkır tıkır bir saat gibi işlemesini güvence altına almalıdır ki her birey kendisini anayasal çerçevede özgür hissetsin çünkü marka, özgür bireyle başlar.

Hukuk Devleti, yönetilenlerin gurur duyup sahipleneceği bir anayasayla başlar, marka da ancak hukuk devletinde yeşerip büyür çünkü marka özgürlüktür ve özgürlüğü sağlayansa kanunlardan önce anayasadır.